sen gittin ve herkes ölmeye başladı


“önce saniye teyze öldü sonra dedem sonra babaannem sonra yengem sonra eniştem. sonra eniştemin ölüm haberini bana veren bakkalı bıçakladılar eniştemin yedisinin okunduğu akşam. sonra sedat amca öldü sonra babam sonra öbür dedem bir de büyük deprem. otuzuma basmadan otuz tabut kaldırdım musalladan. babamdan öncekileri babamla beraber kaldırdık. ama ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca. sanki oydu bu ahret furyasını başlatan. öyle değilmiş yeni anladım.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

zaten kim tam anlamıyla sağ kaldığını iddia edebilir ki bu kadar mevtanın ardından kim biraz zombileşmek istemez. daha kırılgan daha dikenli ve daha fukuyamacı olmaz. dedem ziraat mühendisiydi ama pek çok doktordan daha ilginç tıbbi hatıraları oldu.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

yalnızlıktan kudurmuş bir çocuğun arabaların kaportasını anahtarla çizmesi gibi ruhumun kemirilişi de hep sinsiceydi. buna rağmen ansızın berraklaştığı oluyor bulanık günlerin hâlâ soğuk biralar oluyor güzel kızlar oluyor. yağmurdan sonra saçlarını havluyla kurulaman gibi olmuyor tabii o kalibrede sevda görmedim. öptüm ama içime çekmedim.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

şimdi dilediğim sayfadan başlayabileceğim bir kitap öner bana. başsız sonsuz ve ortasız bir hikâye öner. bir üstat öner dergi kurmuş olmasın. ne çok utandık mazideki yaralardan her adımda ele geçirilme korkusundan. ismet özel mi metin altıok mu yoksa hiç mi ortak arkadaşımız kalmadı.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

elinden bir şey gelmemenin acısını iniş takımları olmayan melekler bilir. bir arabanın farlarına kilitlenip kalmış sincaplar bilir. suyun dibine ağır ağır çöken taşlar bilir. matkapla göğsünün ortasına açılmış bir pencere düşün. perdeyi aralayıp kendi yarandan bakıyorsun dünyaya. eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

love story tadında başlayan bir filmi potemkin zırhlısına çevirmeye ne hakkın var. çok şükür yaşıyoruz çok şükür yazıyoruz diyorum ama niye anlatıyorum bunları. belleğin unutuşa karşı mücadelesi mi sadece. ne münasebet bu benim senkronize yalnızlığım.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı

birleşince kısa devre yapan parmak uçlarımız öldü önce. sonra yeşil öldü benim için sonra kahverengi. sonra ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar. on iki yıl geçti susmak ne kısaymış. sen böyle ne güzel sonsuza kadar susalım diyorsun. sonsuzluk bir gün herkesle konuşur sevgilim bunu da biliyorsun.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı”

“Ekim onaltı’da doğdum
yaşımı sorma
yaşımı bilmiyorum
belki gözlerinden akan yaştayım
ama sen sakın ağlama
üzülürsün ölürüm
..
seninki de zor iş
gülmek de yasak sana
gülüşüne ölünen kadın/
adın mutlaka geçecek bak
ah hiv!
ah kadın!
ah kadınım!
ah kızım!
..
birlikte ile başlayan cümleleri
sevmem
seninle birlikte olamayacağımızı
bildiğimden
buna emin ol
ama birgün seninle yanyana gelirsek
öyle umut ediyorum
şunu yapalım
bunu yapalım
istiklal’de yürüyelim
bu kadar romantizm yeter
şu kafe benim bu kafe senin/ değil /
şu dağ benim bu dağ senin
gezelim
oturup dağlara sıfır manzaramızda
bi çay içelim / çay önemli!
..
son olarak
utanarak
bir şey;
sen çok şey anla/
al bak şu gabar dağı, bu da benim
yüreğim!”..

sevdiğimden küfrediyorum galiba

“tabi yine yoktun.. kış mıydı bahar mıydı hatırlamıyorum. sen gelmiştin yağan kar’la.. kar dediğime göre kıştı herhalde.. seninle oturup sobanın dibinde koyu bi sessizliğe daldık.. gamzenden öpmek aklımın ucundan bile geçmedi, geçmiyordu.. sürekli elimde bir terleme, aklımda soru işaretleri.. ne desem, hangi konuyu açsam diye düşünüyordum; çünkü sen konuşmayacaktın, çünkü sen benimle hiç konuşmadın. ama biliyordum da bu sessizlik kötü. böyle susmaya devam edersek birimiz gidecekti.. dışarısı da soğuk kıyamam ki sana! ben gitmeliydim, seni de örtsem üstüme üşümem, herhalde, sanırım öyle olurdu; ki sen hiç ısıtmadın da beni, öyle allahsızca seviyordum seni işte / neyse sonra birşeyler oldu lakin çok geçmeden anladım kendi kendime konuştuğumu.. birileri çağırdı beni, gittim../ ve hep sordum kendi kendime? o yağan kar mıydı, yoksa sen miydin? biraz uyusam bu soruların cevabına bulur muydum? bilmiyorum / ama şunu bil, bazen sana çok küfrediyorum, sevdiğimden herhalde..”

Hîv

“bir

aralık sabahı

eğer kars’a yolum düşerse
kars’ın en ayaz saatlerinde
bir çorba içelim
tanrı senin şansına
güneşi gönderirse o vakit
kalkıp çocuklarla kartopu oynayalım

yüksekova’da karşılaşırsak eğer
bir araba durağında
sana tütün sarayım
ama sen “sigara kullanmıyorum.” de
-ki bende senin için sigarayı bırakayım

uludere’ye giden bir otobüste
aynı koltuğu paylaşırsak eğer
sözü roboski’ye getirelim
eğer neden öldürüldüğümüzü
merak edersen;
roboski mezarlığına gidelim
34’ten biri mutlaka anlatacaktır

dersim’e doğru eserse rüzgarın
beni seyid rıza’nın ayakları dibinde;
üşürken görürsen eğer
bana bir çay ısmarla
-ki ata’mda şahit olsun sana olan aşkıma

diyarbakır surlarını gezerken
surların tarihini anlatacak birini ararsan
beni çağır; hiçbirşey bilmesem bile
diyarbakır’ın verdiği huzuru
sana verebilirim
-sen tebessüm et kafi

urfa’da kaybolursan eğer
bir kahvede beni çay içerken bul
seni annemle tanıştırırım
bana olmasa da, belki çocukluk fotoğraflarıma aşık olursun
-çocukluğumu yaşarım

ordu’da faşistlerin arasında kalırsak eğer
direnelim/ ve aralıksız gülelim
çünkü gülmek ideolojik bir eylemdir
ama en güzel eylemin sevmek olduğunu unutmayalım
-birbirimizi de sevelim.”